Kişisel Dünya Kupası Tarihi: İspanya 1982. Conti, Brezilya, Peru

İşte en çok sevdiğim, en iyi hatırladığım kupaların ilki. İlk göz ağrısı başka olur ya, tam da öyle.

Artık futbol oynamaya başlamışım, lisansım çıkmış. Futbolcu olma yolunda ilerliyorum, yani ben öyle sanıyorum. Semtte, okulda herkes emin benden bir şeyler olacağına. Artık erken yatmak zorunda değilim ama insan uyuyor yine de. Gece 12’de TV kapanıyor İstiklal Marşı’yla, internet yok, cep telefonu yok, nasıl uyumayacaksınız ki.

Semtten benim Galatasaraylı olduğum kadar hasta Fenerli bir arkadaşım var, kankayız yani (hoş o zamanlar kanka diye bir şeyde yoktu ya).

Kupa başlamadan havaya girdik biz. Bilgi bulmak, takip etmek o kadar zor ki aslında, ama o zaman farkında değiliz bunların. Şimdi anlıyorum o zamanki zorlukları. Ancak bir kaynak bulduk. Yapı ve Kredi Bankası. Kaynak dedimse, para değil. O zamanın koşullarına göre şahane bir broşür bastırmıştı banka. Biz de her şubeden topluyorduk broşürleri, onlarca broşür aldık, semtteki arkadaşlara da veririz diye ama kimse takmadı bizi.

Broşürde takım kadroları, fikstür, eski kupalardan bilgiler falan var. Renkli, resimli. Skorları doldurabilmek için boşluklar da bırakmışlar. Şahaneydi. Keşke bir tane bile saklasaymışım.

 

Benim izlediğim en zevkli dünya kupasıydı, çok net. Liverpoollu’yum, kupada da İngiltere’yi tutuyorum bağlantılı olarak. Müthiş tempolarına, taraftarlarına bayılıyorum. Semtte herkes Brezilya’yı tutuyor. Bana ayıp geliyor Brezilya’yı tutmak. Ulan zaten adamlar çok iyi, o kadar güçlü bir takımı tutmak kolay, kazananı tutmak marifet değil diye düşünüyorum, tamamen taraftar iç güdüsüyle. Futbol iyiymiş falan bakmıyorum, genciz dedik ya.

Türkiye’deki ilk TV renkli yayını yapılıyor. Belki daha önce yapılmıştır ama ilgi alanıma girmemiş demek ki, ya da en azından ilk renkli naklen yayın (eskiden canlı yayın için naklen yayın denirdi) ’82 Dünya Kupası’nda yapıyor TRT, zaten başka ne TV ne de radyo var. Varsa, yoksa TRT. TRT ne diyorsa o.

Evlerde renkli Tv yok. Nerede var? Ya kahvelerde, ya birahanelerde ya da çay bahçelerinde. Yaşımız küçük, 12 Eylül’ün sert etkileri sürüyor, kahveye de birahaneye de almıyorlar. Yasadışı girişler yapıyoruz, genellikle kahveye, o zamanlar biranın tadını tam almamışım demek ki. En güzeli gece maçları, çay bahçeleri serbest bize. Her maçı izliyorum TRT’nin verdiği. Gece pederden izin alamazsam evde siyah/beyaz.

Merak ettiğim topçular da vardı. En başta Maradona sonra Rossi. Maradona 21 yaşındaydı ve herkes ismini biliyordu. Hiç izlememiştim. Galatasaraylı Yasin kaptan (Özdenak, evet Gökmen’in abisi) Cosmos’da oynarken Arjantin’le maç yapmışlar, Maradona daha 16 yaşındaymış. Bu çocuğa dikkat edin demişler, 15 dakikada 2 gol atmış Yasin kaptana. Hatta 2 sene önce “mini dünya kupası” diye düzenlenen turnuvada Lothar Matthaus adam adama markajla durdurduğunda bizim gazeteler bile yazmıştı, yoksa ben nereden bileceğim. Maradona bu kupada kendisini gösteremedi bir türlü. O kadar tekme attılar ki, maçları izlerken ettiğim küfürlerin haddi hesabı yoktu. En sonunda birinin hayalarına vurdu ve atıldı oyundan, işi bitti Arjantin’in de Maradona’nın da. Bir sonraki kupada Maradona herkesi cezalandırana kadar.

Rossi, İtalya’da şike yüzünden ceza almış, futbol hayatı bitmiş gibiydi. Dünya kupası öncesi özel af çıkardılar Rossi futbola döndü. Hem de ne döndü be arkadaş. Dünya Kupası’nda gol kralı oldu 1982’de.

İtaya ite kaka çıktı yine gruptan. Üç beraberlik aldı ve attığı gol fazlasıyla gruptan çıktı. N’kono’nun (kaleci) Kamerun’u için üzüldü çok dünyalı.

Sonra ikinci gruplarda Arjantin, Brezilya ve İtalya aynı gruptaydı. Herkes Brezilya’nın hepsini fena yapacağını düşünüyordu. Ama İtalya her ikisini de yendi. Sanırım önce Arjantin’i sonra Brezilya’yı. Çünkü Brezilya’ya İtalya maçında beraberliğin yettiğini konuştuğumuzu hatırlıyorum. İtalya – Brezilya maçı dünya kupaları tarihinin en güzel maçlarından biridir, bu maçı naklen ve renkli izlediğim için çok şanslı hissediyorum kendimi.

Brezilya futbol inadı yüzünden maçı kaybetti, ama İtalyanların azmini, inancını, inadını ve elbette balını da unutmamak gerek.

Socrates, Zico (çok oynayamadı, sakattı Beyaz Pele), Falcao, Eder, Serginho gibi ne futbolcular vardı. Ama beraberliği yediremediler kendilerine, ille de yenmek istediler, saldırdıkça saldırdılar İtalya’ya. Bu Bearzot’un istediği şeydi işte.

İtalya, her maçta “artık işleri bitti” denmesine rağmen yürüdü gitti. Neredeyse sadece 2 kişiyle, Rossi ve Conti’yle hücum yapan bir takımdı. Her yerde Rossi yazar ama, takımın en önemli adamı Conti’dir. Topu hızla taşır ve bir anda topun üstüne basar, döner, ters kanattan gelen adamın önüne yuvarlar ve olaylar gelişir. İtalya bu şampiyonluğu tek bir hareketle, “topun üstüne basmak” sayesinde kazandı.

 

Brezilyayı yenen İtalyanlar için Almanya daha kolaydı ve Almanya hala Batı Almanya’ydı, henüz Roger Waters The Wall’u yıkmamıştı.

 

Grup maçlarının oynandığı günlerde, sabah uyandık, dediler ki “Cezayir Almanya’yı yenmiş”. Hadi canım. TV o maçı vermemişti. Dediğim gibi internet yok, telefon yok. Evet Cezayir Almanya’yı yenmişti 2-1. Futbol olarak ezilmiş halklardan olduğumuz için gurur duyduk Cezayir’in Almanya’yı yenmesinden. Ama sonra Avusturya-Almanya şike ile Cezayir’in işini bitirdiler. Almanya kendisine lazım olduğu gibi Avusturya’yı 1-0 yendi, maçın başlarında Hurubeş (nasıl yazılıyorsa artık, bakamıycam bir yerden, sinirlendim) golü attı, 80 dakika tam saha 5’e 2 başladı, ama kalesiz.

Bu kupada  dikkat çeken takımlardan biri de Fransa’ydı. Platini, Giresse, Tigana ortalığı dağıtmışlardı, yarı finalde Batı Almanya’ya kaybettiler. Schumacher, sanırım Batiston’u hastanelik etmiş oyundan atılmamıştı. Schumacher sonraki yıllarda Fenerbahçe’ye transfer oldu. İlginç değil mi, aslında değil. Fransa, kendi evinde 1984’te Avrupa Şampiyonu olacaktı.

 

Hepsi güzel ammaaaa benim aşık olduğum takım Peru oldu. Cubillas vardı santrafor. Ama asıl formalarına bayıldım. Hatta 25 yıllık geçmişi olan semt takımına Peru formasından yaptırdım Sirkeci’de. Yanlış anlaşılmasın, parayı ben vermedim ama dizayn benimdi. Gerçi diğer takımlar “maşallah, maşallah, yeni mi sünnet oldunuz” diye kafa yapsalar da, güzel formaydı.